“Kişi sahip olmadığı şeyi terk edemez” diyordu bir filozof. Nefes aldığım dünyanın gerçek sahibiyle alakalı birçok sorum olsa da bugün konuşmak daha doğrusu dertleşmek istediğim husus bu değil. Sahibi olmasam da belli bir süre yaşadıktan sonra çekip gideceğim dünyanın acı gerçekleriyle yüzleşme ve küçükken romantik bakarak okuduğum dünyayı istediğim gibi bulamama mevzusunda bir iki laf söylemek istiyorum.

Gelenek ve göreneklerini çok da sorgulamadan yaşadığı şartlar gereği kabul eden bir ailede; ideoloji ve/veya menfaat ikilisi arasında birbirlerini yemekle meşgul siyasi ortamın perişan ettiği eğitim sisteminin içinde; materyalist değerleri dayatarak dünyada tüketerek tükenmemize sebebiyet veren, iktidarını pekiştirmek ve gücünü arttırmak için her aracı gaddarca kullanan sermayedarların çarklıları arasında doğdum, büyüdüm ve yaşıyorum. Bulduğum dünyayı tanıdığım günden bu yana hiç sevmedim, hatta nefret ettim, küfrettim, isyan ettim. Doğadan veya yaşamaktan bahsetmiyorum, lafım tabii ki küresel dünya sistemi ve ürettiği bataklığa. Zaten benim gözümde insanlar o bataklığı kurutmaya çalışanlar (gücü nispetinde), bataklıkta yaşamaya razı olanlar (bu çamur deryasında yüzdüğünün farkında olsun veya olmasın) ve bataklığın var olması için çalışanlar olarak üç grupta sınıflandırılabilir de aslında. İlk gruptaki insanlara büyük saygı duyduğumu ifade etmek isterim. Bunlar yaşadıkları çevreyi güzelleştirmeye çalışan (inanan veya inanmayan), içinde ve/veya dışarda karşılaştıkları kötülüklerle mücadele etme hevesinde, azminde olan iyi insanlar olarak beliriyor gözümde. Kötü nedir diye felsefi bir konu başlığı açıp tartışabilmeyi çok isterdim ancak haddi de aşabilirim, yazıyı da bitiremeyebilirim.(Meraklısına şu linki öneriyorum) Ne ise ne, ben bu sınıflandırma üzerinde de durmayacağım. Kendimi duyarlı bir insan olarak tanımlamayı çok isterdim ama galiba değilim. 2017 yılında açıklanan bir rapora göre dünyadaki 8 zenginin serveti dünyadaki diğer insanların yarısına bedelken, 18 yaş altındakiler olmak üzere 1 milyara yakın insan aşırı yoksulluk içinde yaşarken, 15 yaş üzeri 758 milyon kişinin okuma yazma bile bilmezken, 800 milyonun üzerinde insan açlıkla boğuşurken ben bu durumun vahametine pek takılmıyorum örneğin.

– Duyarsızlaştım mı?
– Kesinlikle.
– Tek suçlu ben miyim?
– Tabii ki hayır.
– Peki, bu beni aklar mı?
– Sanmıyorum
– Tam olarak ne anlatıyorsun?
– Sadece değiştirmenin elimde olmadığı bazı koşullardan duyduğum rahatsızlığı.
– Çok mantıklı!

Temel olarak dertleşme kaygısıyla yazıya başlamıştım. Hoşnutsuzluğumu dile getirmek istedim. Bunun övünülecek bir yanı yok. Ben isterdim ki bazı şeyleri değiştirebileyim de. “İşte burda bi yanlış var, düzeltsek ya şunu” deyip düzeltebilsem ya bazı “şey”leri. Bazı anlar geliyor da anlatmaya, dikkat çekmeye çalıştığım haksızlık ve/veya yanlışlıklar için sınırlı da mücadele vermiyor değilim ama o zaman da Edvard Munch’un meşhur “Çığlık” tablosundaki insan gibi hissettir miyorlar insana kendisini. Çoğu kez sanki bağırıyorum da kimse duymuyor veya haykırdığımı sanıyorum ama sesim çıkmıyor o zamanlarda. Varoluşsal acılarımızdan bahsetmiyorum. O konuda ıstırabımı yalnız yaşamak hevesindeyim artık. Başka tür şeylerden konuşuyorum. Basit meselelerden: günlük olaylardan, insanlardan, devlet kurumlarından falan… Ve merak ediyorum biz bağıracağız da birileri hiç duymayacak mı sesimizi, hep aynı hikâye mi tekerrür edecek, dünya dönüp duracak ve biz başladığımız yere geri mi döneceğiz.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s