“Dünyaya gelmek bir saldırıya uğramaktır. Doğan bebek havanın ciğerlerine olan saldırısının verdiği acıyla haykırır. Soğuk saldırır bize, sıcak saldırır. Açlığın, hastalığın, korkunun saldırılarını savuşturma yoluyla yaşarız, hayatta kalırız. Yaşıyor olmak, savaşıyor olmaktan başka bir şey değildir. Bir gün son nefesimizi verdiğimizde bize yapılan ilk saldırıyı tamamen püskürtmüş oluruz. Savaş bitmiştir.

İnsan yavrusu, uğradığı saldırıdan korunmak için önce en yakın çevresinin yardımından yararlanır. Ana kucağı, bütün saldırılara karşı ilk barınak, ilk sığınaktır. Sonra derece derece başka korunma bölgelerine uğrar insanoğlu. Ailesi, dostları, kavmi ve bütün insanlık, bir tek insanın yüz yüze geldiği saldırılarda bazen bir zırh bazen bir kalkan olarak kullandığı unsurlar sayılabilir.

İnsanların ilk nefesten son nefeslerine kadar süren savaşta kullandıkları korunma araçları ve silahlar sadece fizik varlıkları ile işe yaramaz, bir de bunların anlamları, değerleri dolayısıyla sahip oldukları bir güç vardır. İnsanların yaşama hakkı ve imkânı, fizik dünyanın kaçınılmaz zorlamaları yüzünden değil, düşünceler ve kabuller dünyasının gerekleri yüzünden doğar. Hiçbir insan bir diğerini eli, ayağı, beyni vardır diye “var” kabul etmez. Bir insan diğeri için var kılan, karşısındakinin kendisiyle kurduğu anlam bağıdır. Bu anlam bağı içinde bir başka insan, bize saldıranlardan biri veya uğradığımız saldırıda müttefiklerimizden biri olarak telakki ederiz. İşte bu noktada insan tekinin insan elinden çıkma kurumlarla ilişkisi önem kazanır. Toplum dediğimiz yapı içinde bizi fizik dünyanın saldırısından koruyacak anlam bağlarını esas kabul ederiz. Öyle ki korunmaya müstahak olmak, söz konusu anlam bağları içinde olmakla eş anlamlı hale gelir. İnsanlar insanlara belli anlam bağlarını koruma adına saldırır. Bu durumda insanlar, kendi kabulleri aracılığıyla meydana getirdikleri dünyayı, fizik dünyadan daha gerçek sayar hale gelirler. Giderek fizik dünya, bizim anlamlar ve değerler dünyamızın korunması ve devam edebilmesi için kullandığımız gereçlerden ötede bir önem taşımaz. Değerlerimiz uğruna ölür ve öldürürüz.

Dünyaya gelmekle uğradığımız saldırıdan bizi koruyan nesne ve kurumların bizimle ilişkisi tek yönlü değildir. Bizim savunmamıza imkân verdikleri gibi bize karşı birer saldırı unsuru haline de dönüşebilirler. Bizler onların bizi koruduğu alan içinde geliştirdiğimiz değerler muvacehesinde ilişkilerimizi yeniden düzenleme çabasına girişiriz. Artık bu yeniden düzenleme çabası, bizi, savunan ve saldıran konuma getirir. Ailenizi savunur, topluma saldırırsınız; dostlarınızı savunur, ailenize saldırırsınız. Bir toplum kuruluşu tarafından savunuluyor olmak, sizi bir başka toplum kuruluşuna saldırabilir konuma getirebilir. İnsanların hangi güç veya güçler tarafından savunulduklarını açıklıkla kavrayamayışları ve yine hangi güç veya güçlerin saldırıları altında kaldıklarını gerçekten bilemeyişleri onları karmakarışık muharebe biçimlerine, tanımadıkları savaş alanlarına sürükler. İnsanlar bir kör döğüşü içinde bulunduklarını gizliden gizliye sezer dururlar, ama hem doğar doğmaz karşılaştıkları saldırılar hem de kendilerine bu saldırıları göğüslemede yardımcı olan güçlerin bizatihi saldırgan tutumları her birini çok yıldırdığı için ilk ve asli çabalarından fazlasına el uzatamazlar: Yaşayabilmek, hayatta kalmak.”

(Yazı İsmet Özel’in Waldo Sen Neden Burada Değilsin kitabından alıntıdır.)

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s