“Ben aşktan daima kaçtım. Hiç sevmedim. Belki bir eksikliğim oldu. Fakat rahatım. Aşkın kötü tarafı insanlara verdiği zevki eninde sonunda ödetmesidir. Şu veya bu şekilde… Fakat daima ödersiniz… Hiçbir şey olmasa, bir insanın hayatına lüzumundan fazla girersiniz ki bundan daha korkunç bir şey olamaz…

Filhakika ben ödemeye başlamıştım.”

Aslında anlatacaklarım aşk, sevgi gibi kavramlardan yola çıkarak kafamdaki kimi soruları ortaya dökmekti ve yukarıdaki alıntı bu anlamda çok da doğru bir bağlam sunmayabilir yazdıklarıma. Ancak şu sıralar okuduğum ve duygularıma tercüman olma konusunda birinciliği kazanması hasebiyle bu söz grubunu yazıya koymasam olmazdı.

Meselem şu: Dertlerine merhem olmasını beklediğin kişilere verdiğin önem neticesinde ister istemez bazı beklentilerin oluyor. Belki de tuhaf olan bu. Hayır! Tam olarak yaralarımızın olmasından bahsetmiyorum. Gayet anlaşılabilir, dünyadayız ve yaralanıyoruz haliyle. Doğarken saldırıya uğradığımız aşikâr. Yeryüzünden aldığımız ilk nefesin bedelini derin bir acıyı hissederek ödüyoruz. İlk mesaj bence çok anlamlı. Bu sorular namütenahi sorular silsilesini beraberinde getirecek. Buradan çıkmak ve bana tuhaf gelen durumdan bahsetmek istiyorum. Diyorum ki ister istemez, ara sıra bile olsa sevdiklerine karşı bir beklenti içinde olma halini nasıl açıklayabiliriz? Tabii, basit bir beklenti en masumu. Diyorlar ya romantikler atlaya atlaya yürürler diye, daldım bir bahçeye koşa koşa zannediyorum bu bahar kalıcı. Gerçi her şeye rağmen kalıcı baharlara inanıyorum ya, galiba bu cümle kapsam dışı.

İnanıyorum ki hayatınızda siz de bazı kimselere çok değer verdiniz. Bazı zaman yanılttılar sizi kimi vakit memnun ettiler ve belki de hala tatmin ediyorlardır sizi. Sonuç olarak onlardan beklediklerinizi alabiliyorsunuz. Bir anlamda karşılığını almasanız belki de siz de kolayca vazgeçebileceksiniz bu kişilerden. Gel gelelim meselenin özüne. Bir insanı, kendi ihtiyaç ve beklentilerinizi karşılayabildiği ölçüde mi seviyoruz? Güzel bir kıssa var bu konuda, anlatmak isterim. Derviş bir gün yolda yakıcı güneşin altında bir sepet dolusu elmayla yürüyen genç bir kız görmüş, nereye gittiğini sormuş ona. Kız da cevaben bahçede çalışan sevdiğinin yanına gittiğini, ona elma götürdüğünü söylemiş dervişe. Derviş “Kaç tane elma götürüyorsun?” dediğinde kız dönmüş ve dervişe demiş ki “Ona nasıl soru? İnsan sevdiğine götürdüğü şeyi sayar mı hiç?” Başı önüne düşmüş dervişin. O zaman karşılıklı alış veriş halinde bulunduğumuz şey; bunun adı sevgi mi oluyor, aşk mı, ticaret mi? Ben aşkı idealize edip onu yüceltme derdinde değilim. Aklınızı bulandırmak mı istiyorum, bu konuda da şüphelerim yok değil. Fakat anlamaya başladım ki aslında biz, karşımızdakilerin beklentilerimize karşılık vermeleri ölçüsünde yanlarımızda olmasına izin veriyoruz . Tuhaf olan bu işte. Belki de ben garipsiyorumdur. Günümüzde değil, tüm zamanlarda makul olan bu düşünce ve eylemler bütününü meşru görmektir. Belki de ben yine atlaya atlaya yürüyorumdur, kim bilir?

Not: Alıntı Ahmet Hamdi Tanpınar – Saatleri ayarlama Enstitüsü kitabındandır.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s